Güneş, Luxaris'in görkemli beyaz mermerlerini ısıtırken, geniş eğitim alanında kılıç sesleri ve genç askerlerin enerjik bağırışları yankılanıyordu. Kaelrin, nefes nefese kalmış ama yüzünde büyük bir gülümsemeyle elindeki tahta eğitim kılıcını indirmişti. Karşısındaki iki Luxaris acemisini az önce ustaca bir manevrayla yere sermiş, yeni öğrendiği tekniklerin ne kadar işe yaradığını arkadaşlarına göstererek şakalaşıyordu.
İçinde bir gurur, geleceğe dair taze bir umut vardı. Auren'e, Lysera'ya ve köydeki diğerlerine döndüğünde onlara göstereceği ne çok şey birikmişti.
Ancak bu neşeli an, eğitim alanının kapısından içeri telaşla giren ve doğrudan komutanlara yönelen ter içindeki bir ulakla aniden paramparça oldu. Ulağın yüzü bembeyazdı. Birkaç dakika süren fısıltılı, gergin konuşmaların ardından, eğitim çavuşunun bakışları yavaşça alanın ortasında duran Kaelrin'i buldu. Çavuşun gözlerindeki o acıyan, ağır ifade Kaelrin'in göğsüne görünmez bir hançer gibi saplanmıştı.
"Kaelrin..." demişti çavuş, yanına gelip elini onun omzuna koyduğunda. "Köyün... Köyünden haber var. Büyük bir saldırıya uğramışlar. Neredeyse hiçbir şey..."
Kaelrin gerisini duyamadı. Elindeki tahta kılıç, uyuşan parmaklarının arasından kayıp taş zemine tok bir sesle düştü.
Dünya etrafında dönmeye, sesler boğuklaşmaya başlamıştı. Nasıl izin aldığını, ahırlara nasıl koştuğunu, en hızlı atlardan birinin eyerine nasıl atladığını zihni kaydetmemişti bile. Sadece yola çıktığını, Luxaris'in devasa kapılarından bir rüzgâr gibi fırladığını hatırlıyordu.
Yolculuk tam bir delilikti. Normalde günlerce, dura dinlene gidilmesi gereken o uzun mesafeyi bir kâbusun içindeymiş gibi aşmaya çalıştı. Gece oldu durmadı, sabah oldu yavaşlamadı. Atın boynuna sarılıp, sadece "Biraz daha, ne olur biraz daha!" diye fısıldayarak hayvanı çatlatırcasına sürdü.
Fakat hiçbir canlının bedeni bu vahşi tempoya dayanamazdı. Ormanın derinliklerine yaklaştıklarında zavallı atın ağzından beyaz köpükler gelmeye başladı, titreyen bacakları iflas etti ve acı bir kişnemeyle toprağa yığıldı.
Kaelrin yere savrulmuş, toprakta yuvarlanmıştı ama canının acısını zerre hissetmedi. Hızla ayağa fırladı. Çatlamak üzere olan atı orada bıraktı, kılıcını sımsıkı kavradı ve kendi bacaklarına güvenerek ormanın içine doğru delicesine koşmaya başladı.
Ciğerleri parçalanacakmış gibi yanıyor, bacaklarındaki kaslar iflasın eşiğinde çığlık atıyordu. Kaelrin, ormanın bittiği o son tepeyi nasıl aştığını, ayağının altındaki taşları nasıl ezdiğini bile hatırlamıyordu. Zihninde sadece tek bir şey yankılanıyordu: Köydekilerin yüzleri. Auren'in alaycı gülüşü, Lysera'nın şefkatli bakışları, Thalos'un o sert ama koruyucu tavrı...
Ama tepeyi aşıp da köyün girişine vardığında, koşmaktan uyuşmuş adımları bıçak gibi kesildi.
Karşısındaki manzara, beyninin algılamayı reddettiği, cehennemden fırlamış bir kâbus gibiydi. Burnuna dolan o yoğun, genzi yakan yanık et ve is kokusu midesini bulandırdı. Rüzgârda uçuşan gri küller, bir zamanlar neşeyle koşturdukları sokakların üzerine ölü toprağı gibi serpilmişti.
Evler... Evleri yoktu.
Çocukluğunun geçtiği o sıcak yuvalar, ahşap çatılar, oyun oynadıkları sokaklar şimdi sadece simsiyah, tüten birer enkaza dönüşmüştü. Yerin her karışı kurumuş kanla, kılıç darbeleriyle parçalanmış tahta parçalarıyla doluydu.
Kaelrin'in dizlerinin bağı çözüldü. Gözbebekleri dehşetle titriyordu. Beyaz zırhları içindeki devasa Luxaris askerleri, bir karınca sürüsü gibi köyün yıkıntıları arasında geziniyor, ağır ve kanlı örtülere sarılmış cesetleri yan yana diziyorlardı. Bir asker, hemen Kaelrin'in birkaç adım ötesinden, yanmış ve kim olduğu artık anlaşılamayan bir cesedi taşıyarak geçti. Kaelrin'in midesinden boğazına doğru acı bir safra yükseldi.
"Hayır..." diye fısıldadı çatallı bir sesle. "Hayır, hayır, hayır..."
Sendeleyerek öne doğru bir adım attı. Gözleri delicesine etrafı tarıyor, kendi evini arıyordu. Bakışları, sokağın sonundaki o tanıdık köşeye kaydığında kalbi duracak gibi oldu. Evinin yerinde sadece iskeleti kalmış, kararmış ahşap direkler ve yerle bir olmuş bir çatı vardı.
Dünyası başına yıkılırken kulağındaki o sağır edici uğultuyu yırtan tek şey, yıkıntıların arasında emirler yağdıran o tanıdık, tok ses oldu.
Kaelrin başını hızla o yöne çevirdi. Yıkılmış köy meydanının ortasında, gümüş rengi ağır zırhı ve yüzündeki o sert, tavizsiz ifadeyle duran Darven'i gördü. Etrafındaki askerlerden raporlar alıyor, cesetlerin taşınmasını koordine ediyordu.
Kaelrin'in içindeki o saf dehşet, yerini dizginlenemez bir paniğe bıraktı. Tökezleyerek, neredeyse düşe kalka koşmaya başladı. Yıkıntıların üzerinden atlarken çizmeleri kanlı çamura batıyor, bacakları çiziliyordu ama umursamadı. Darven'in tam karşısında durduğunda nefes nefeseydi, bedeni zangır zangır titriyordu.
"Komutanım!" diye bağırdı Kaelrin. Sesi o kadar acı dolu ve kırıktı ki, etraftaki birkaç asker bile işini bırakıp ona döndü.
Darven başını çevirip gence baktığında, gözlerindeki o taş gibi sert ifade bir anlığına yumuşadı. İçten içe bu yıkımın mimarlarından biri olmasına, o gece Auren'in göğsüne kılıcını bizzat saplamış olmasına rağmen, yüzüne kusursuz bir keder maskesi takmıştı. Amacı, zihnini ve yeteneklerini çok iyi bildiği bu genci Luxaris'e sarsılmaz bir bağla, intikam ateşiyle bağlamaktı.
Kaelrin titreyen ellerini uzatıp, hiçbir askeri disiplini umursamadan Darven'in gümüş zırhlı kollarına tutundu. Ayakta zor duruyordu.
"Komutanım... Kardeşlerim..." diye soludu Kaelrin, gözyaşları is lekeleriyle kaplı yanaklarından süzülmeye başlamıştı. Kelimeler boğazına diziliyor, nefes alamıyordu. "Lysera nerede?! Auren nerede?! Onları... onları gördünüz mü?"
Darven, Kaelrin'in zırhını sıkan titrek ellerinin üzerine kendi iri, zırhlı ellerini koydu. Gencin gözlerinin içine o usta, manipülatif şefkatiyle baktı.
"Çok geç kaldık Kaelrin," dedi Darven, sesi ağır ve boğuktu. "Haberleri alır almaz şövalyelerimle birlikte at sürdük ama... geldiğimizde her yer alevler içindeydi. Bu sıradan bir haydut baskını değildi. Çok organize, çok vahşiydiler."
Kaelrin'in tutuşu zayıfladı, dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. Darven kelimeleri bilerek ağırdan alarak devam etti.
"Auren..." dedi Darven, gözlerini hafifçe kısarak sahte bir üzüntüyle. "Ormanın girişinde ona ait olduğunu düşündüğümüz parçalanmış bir kıyafet parçası ve çok fazla kan izi bulduk. Ama bedeni ortada yok. O kadar kan kaybıyla... hayatta kalması bir mucize olur."
"Lysera..." diye fısıldadı Kaelrin. Sesi artık kendi kulaklarına bile yabancı geliyordu.
"Onu da bulamadık," dedi Darven acımasızca. "Ne cesetlerin arasında, ne de ormanda. Onu yanlarında götürmüşler."
Kaelrin'in nefesi boğazında tıkandı. Gözleri delicesine etrafı tararken zihni diğerlerine kaydı. Darven'in onları tanımadığını hatırlayarak, boğuk bir sesle tarif etmeye çalıştı.
"Peki ya Sira?! Thalos?!" Kaelrin'in sesi artık tiz bir çığlığa dönüşmüştü. Etrafındaki yanmış köye, yerdeki ceset torbalarına bakarak panikle anlatmaya çabaladı. "Onları tanımıyorsunuz komutanım, bizi onlar büyüttü! Anne babamız gibiydiler... Thalos iri yarı, dimdik duran bir adamdı, eminim köyü savunmak için en öne atılmıştır... Sira ise hepimizi korumak için canını verirdi... Lütfen bana onların o kahrolası ceset torbalarında olmadığını söyleyin!"
Darven derin, kederli bir nefes aldı. Sessizliği, Kaelrin'in zihnindeki o karanlık uçurumu daha da derinleştiriyordu. Gözlerini kaçırarak yavaşça başını salladı.
"Tarif ettiğin çifti bulduk Kaelrin," dedi Darven alçak bir sesle. "Köy meydanında... Omuz omuza son nefeslerine kadar savaşmışlar. Etrafları düşman cesetleriyle doluydu. Kalanları korumak için kendilerini feda etmişler. Üzgünüm evlat. İkisi de Işık'a yürüdü."
Bu son darbe, Kaelrin'in direncini tamamen kırdı. Bacaklarındaki güç bir anda silindi ve hıçkırıklara boğularak Darven'in önünde, kan ve külle kaplı çamura dizlerinin üzerine çöktü. Elleriyle yüzünü kapatıp feryat ederken, Darven gümüş zırhının heybetiyle onun başında dikiliyordu.
Darven yavaşça diz çöküp elini Kaelrin'in sarsılan sırtına koydu. Sesini, bir babanın oğluna verdiği o sarsılmaz söz tonuna ayarladı.
"Ağla evlat. Acını yaşa. Ama sonra o gözyaşlarını silmeni istiyorum," diye fısıldadı Darven. Sözleri, gencin zihnine zehirli bir tohum gibi ekiliyordu. "Lysera'yı kimin aldığını bulacağız. Bu köyü, evini kimin yaktığını bulacağız. Onları Işık'ın adaletiyle tanıştıracağım, sana yemin ederim. Ama bunun için bana o eğitim alanındaki neşeli çocuğu değil; kılıcıyla karanlığı delecek, Luxaris'in sarsılmaz bir askerini vermen gerek. İntikamını almak istiyorsan, kalk ve bana katıl Kaelrin. Onları bulacağız."
Kaelrin'in hıçkırıkları yavaşça kesildi, yerini ürkütücü, donuk bir sessizliğe bıraktı. Gözyaşları isli yanaklarından süzülmeye devam ediyordu ama bakışlarındaki o canlılık, o yaşam ateşi tamamen sönmüş gibiydi. Ruhu bedeninden çekilmiş, geriye sadece acıyla yoğrulmuş boş bir kabuk kalmıştı.
"Onları görmek istiyorum," diye mırıldandı zar zor duyulan, titrek bir sesle. "Sira ve Thalos'u... Son bir kez..."
Darven, yüzündeki o sahte keder maskesini hiç bozmadan başını yavaşça iki yana salladı. Aslında o geceki katliamın hiçbir kanıtını, Luxaris kılıçlarının açtığı o belirgin yaraları arkada bırakmamak için tüm cesetleri çoktan arabalara yükletmişti.
"Yapamayız evlat," dedi yumuşak, babacan ama bir o kadar da kesin bir sesle. "Bedenleri... çok ağır hasar almıştı. Işık'ın huzuruna layıkıyla çıkabilmeleri ve defnedilmeleri için onları rahiplerimizin eşliğinde merkez arabalarına taşıdık. Seni yetiştiren insanları o hâlde hatırlamanı istemem."
Kaelrin itiraz edecek gücü bile bulamadı. Darven'in sözleri, gerçeği sorgulayamayacak kadar parçalanmış zihnine kolayca sızmıştı. Omuzları çökmüş bir hâlde ağır ağır ayağa kalktı. Gözleri, Darven'in az önce bahsettiği, ormanın girişindeki o karanlık noktaya kilitlendi. Adımları sendeleyerek, adeta bir hayalet gibi oraya doğru yürümeye başladı.
Ormanın sınırına geldiğinde, çamurlu toprağın üzerindeki o koyu, kurumuş kan birikintisini gördü. Ve o kanın tam ortasında... küçücük bir kumaş parçası duruyordu.
Auren'in kıyafetinden kopmuş, çamura ve kendi kanına bulanmış, yırtık bir bez parçası.
Kaelrin'in nefesi boğazına takıldı. Küçücük bir çocuktu o... diye geçirdi içinden, kalbi binlerce parçaya bölünürken. Küçücük, savunmasız bir çocuk. Bir kılıç bile tutamazken, ne yapabilirdi ki?
Yavaşça, tüm gücü tükenmiş gibi dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen, kan ve kül içindeki elleriyle o küçük, kanlı kumaş parçasını çamurun içinden aldı. Kumaşı avuçlarının arasına sıkıştırırken, gözlerinden süzülen yaşlar artık sessizleşmiş, yerini nefes kesici, boğucu bir acıya bırakmıştı. Kumaşı usulca alnına, sonra da göğsüne, tam kalbinin üzerine bastırdı.
Dudakları titreyerek kıpırdadı. Sesi, ormanın ölümcül sessizliğinde önce cılız bir fısıltı olarak başladı.
"Işık Tanrıçamızın adı üstüne yemin ederim ki..."
Kaelrin başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o donuk acı saniyeler içinde şekil değiştirdi; yerini karanlık, vahşi ve sönmek bilmeyecek bir nefrete bıraktı. Kumaşı sıkan parmaklarının boğumları bembeyaz oldu.
"Yemin ederim ki... Bunu yapan herkesi bulacağım," diye fısıldadı. Sonra sesi çatallandı, ağlamaklı ama bir o kadar da ölümcül bir tınıya bürünerek yükseldi. "Hepsini bulup... en acı şekilde öldüreceğim. Onlara nefes aldıkları her saniyeyi zehir edeceğim!"
Gözlerini sıkıca kapatıp başını öne eğerken, omuzları şiddetle sarsılmaya başladı. Dünyada sevdiği, sahip olduğu her şeyin isimleri, dudaklarından dökülen son ve en kırık dua gibi toprağa karıştı:
"Auren... Lysera... Sira... Thalos..."
Darven, birkaç adım geriden onu sessizce izlerken dudaklarının kenarında belli belirsiz, karanlık bir tebessüm belirdi. Kusursuz bir piyon, kusursuz bir kılıç yaratmıştı. O an, çamurun içinde ağlayan o masum ve neşeli çocuk tamamen öldü; yerine Luxaris'in en sadık, en tehlikeli ölüm elçisi doğdu.
