Zifiri karanlık malikanenin o uçsuz bucaksız, lüks koridorlarında sessiz bir yürüyüşün ardından, bu kez girdiklerinden çok daha farklı, geniş ve üzerinde tuhaf rünler parlayan devasa bir kapının önüne geldiler. Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldığında, onları dipsiz uçurumun o dondurucu soğuğu beklemiyordu.
Eşikten adım attıkları anda uzay ve zaman bir kez daha büküldü. Ayakları sert taş zemin yerine yumuşak, çamurla karışık toprağa bastığında, kendilerini geldikleri o sarp kayalıklarla hiçbir alakası olmayan, devasa çam ağaçlarıyla kaplı, güneş ışığının yaprakların arasından süzüldüğü bambaşka bir ormanda buldular.
Işınlanmanın yarattığı o anlık mide bulantısı geçer geçmez, Lavinia'nın saatlerdir zorlukla bastırdığı öfkesi bir yanardağ gibi patladı. Çizmeleriyle orman zeminindeki kuru dalları öfkeyle ezerken, adımlarını hızlandırıp Yuria'ya yetişti.
"Hâlâ inanamıyorum!" diye söylendi Lavinia, okyanus mavisi gözleri sinirden parlıyordu. "O adam... O adam size böyle davranamaz! Size o iğrenç kelimeleri kullanmasına, o hastalıklı tavırlarına nasıl izin verdiniz Leydim? İzin verseydiniz de o ukala dilini söküp alsaydım!"
Yuria, çam ağaçlarının arasındaki patikada sarsılmaz adımlarla yürümeye devam etti. Yüzündeki siyah-yeşil göz bandı dimdik ileriye dönüktü.
"Onun ağzı, ben onu ilk tanıdığım günden beri pistir Lavinia," dedi Yuria, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu. "Boşa uğraşma. O kelimelerin benim üzerimde hiçbir hükmü yok, öfkelenmene de gerek yok."
Lavinia hırsla nefesini dışarı üfleyerek kollarını göğsünde kavuşturdu. O sırada grubun en arkasından gelen Aelrindel olağandışı bir şekilde sessizdi. Yaşlı elf, asasını toprağa vurarak yavaş adımlarla yürüyor, zümrüt gözleri daldığı derin düşüncelerin ağırlığıyla kısılmış bir hâlde etrafı izliyordu.
Lavinia bu sessizliği fark edip adımlarını yavaşlattı ve ona döndü. "Sana ne oldu Aelrindel? Neden bu kadar dalgınsın?"
Aelrindel derin bir iç çekerek bakışlarını Lavinia'ya çevirdi. "O adamdan... çok garip hisler aldım, Lavinia. Sadece saf gücü ya da aurası değil, zihninin içindekiler de biraz ürperticiydi." Yaşlı elf duraksadı, yüzündeki kırışıklıklar daha da belirginleşti. "Sen genden gene güç aktarımını bilmiyorsun galiba. Aslında bilmen gerekirdi... Eskiden bu dünyada bunu neredeyse herkes bilirdi. Sonra bilenlerin sayısı yavaş yavaş azaldı. Luxaris sağ olsun, tarihi kendi işlerine geldiği gibi sildiler."
Lavinia kaşlarını çatarak ona baktı.
"Daha önce de anlatmıştım sana," diye devam etti Aelrindel, sesinde o asırlık hüznün ağırlığı vardı. "Benim dünyam buradan oldukça farklıydı. Ben orada, Elf Diyarı'nda doğdum ama kendimi bildim bileli bu dünyadayım. Benimle beraber sayamayacağım kadar fazla elf çocuğunu buraya getirmişlerdi. Amaçları bu dünyada bizi yetiştirmek, kirlenmemiş, yeni ve temiz askeri birlikler kurmaktı. O zamanlar Son Yakarış Savaşı henüz yeni alevlenmişti..."
Aelrindel asasını tutmayan sol elini hafifçe havaya kaldırdı. "Neyse, geçmişten bahsetmek için anlatmıyorum bunları. Biz küçükken bizi yetiştiren kişiler bize büyü yapmayı, onu nasıl kullanacağımızı öğrettiler. Bize 'saf büyü' dedikleri şeyi kavrattılar. Aynı şekilde vampirlerin 'kan sanatı' diye adlandırdıkları teknikleri kullanması... Cücelerin rün ve dövme sanatı... Şeytanların cehennem enerjisi, meleklerin kutsal enerjisi ve canavarların evrimsel içgüdüsü... Tüm bunlar onlara bizzat kendi tanrıları tarafından öğretildi ve bahşedildi."
Aelrindel'in havaya kaldırdığı parmak uçlarında saniyeler içinde küçük, altın sarısı bir ateş topu belirdi.
"Ama derler ki," diye fısıldadı yaşlı elf, gözleri parmaklarındaki ateşe dalmışken, "İnsanların tanrısı kendi ırkı için hiçbir şey yapmadı. Onlara bir yol göstermedi. Buna rağmen, insanlar güç kazandı. Hem de aykırı, doğaüstü güçler. Aradaki fark şuydu Lavinia: Bizler öğrenirken, zaten birilerinin oluşturduğu teknikleri ve büyüleri kullanırken; onların güçleri o uyanan içgüdüleriyle, tamamen kendilerine has doğaüstü bir hileyle ortaya çıktı."
Aelrindel elindeki ateş topunu hafifçe büyüttü, alevi dalgalandı. "Bizim tarafımızda, bir kişinin tekniğinin gücü, ruhunun derinliği ve iradesiyle sınırlıdır. Aynı büyüyü, aynı tekniği kullanan kişiler arasında devasa farklar olabilir. Bazılarının ateşi bir ağacı zor yakarken, bazılarının ateşi bir şehri yakıp küle çevirebilir."
Ateş topunu avucunu sıkarak anında söndürdü ve Lavinia'nın okyanus mavisi gözlerine baktı. "Ruh, korku ve acıyla büyür Lavinia. Kim bilir, belki senin de o ateşin bir gün bir şehri yakacak kadar büyür... Kafan karışmış olabilir; dediğim gibi, bizim gücümüz bize öğretildi. Ama insanların gücü apayrı, kanlarına işlemiş doğaüstü bir anomaliydi."
O ana kadar sessizce onları dinleyerek en önde yürüyen Yuria, adımlarını hiç yavaşlatmadan araya girdi. Sesi ormanın serin rüzgârına karışarak ikisinin de zihnine kazındı.
"Her insan özel bir güçle doğmaz, Lavinia," dedi Yuria. "Bu on binde, belki de yüz binde bir görülen nadir bir rastlantıdır. Ama insanlar, ellerine geçen bu kudreti kaybetmemek için bunun da hilesini buldular."
Yuria başını hafifçe omzunun üzerinden geriye çevirdi. Göz bandının ardındaki bakışların ağırlığı, ormanın sessizliğini bile ezdi.
"Özel güçlerin... kan bağıyla, genler aracılığıyla kendi çocuklarına geçmesi hilesi."
Lavinia'nın okyanus mavisi gözleri bir anlığına kocaman açıldı. Zihninde taşlar gürültüyle yerine oturuyordu. Adımlarını yavaşlatıp Yuria'nın sırtına doğru baktı.
"Nasıl yani?" diye sordu şaşkınlıkla. "O zaman... Zirel ve Nythar da güçlerini ebeveynlerinden mi aldı?"
Yuria başını hafifçe öne eğdi. Ormanın içindeki patikada ilerlerken sesi sakindi. "Evet. Onların aileleriyle hiçbir zaman tanışma fırsatım olmadı. Çünkü peşlerinde yine Luxaris vardı." Yuria, göz bandının ardındaki yüzünü hafifçe omuzunun üzerinden geriye çevirip kısaca Lavinia'ya baktı. "Üçünüz de çocukluğunuzdan beri benim yanımdasınız. Tabii şu yaşlı adam hariç... Onu bulduğumda pek de yaşlı sayılmazdı gerçi."
Grubun en arkasında, asasına yaslanarak yürüyen Aelrindel'in adımları bir anlığına tekledi. Zümrüt gözlerinin kenarındaki asırlık kırışıklıklar derinleşirken, dudaklarından sessiz, hafif bir kıkırtı döküldü.
Lavinia ise yürümeye devam ederken kaşlarını çatmış, zihnindeki o pürüzü çözmeye çalışıyordu.
"Peki..." diye mırıldandı Lavinia, şüpheyle. "Bu kötü bir yöntem değil mi? Yani, özel gücü olan biri, tamamen normal, güçsüz bir insanla evlenirse... Doğan çocuğun gücü zayıflamaz mı? Kan sulandıkça çocuğun gücü tam potansiyeline ulaşabilir mi ki?"
"Ulaşabilir," dedi Yuria, pürüzsüz ve sarsılmaz bir netlikle. "Hatta gücünü aldığı ebeveyninden bile çok daha güçlü olabilir."
Lavinia şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Nasıl yani?"
Yuria derin bir nefes aldı. Ormanın serin havası ciğerlerine dolarken, zihni asırlar öncesinin tozlu, unutulmuş anılarına doğru yola çıkmıştı bile.
"Birçok etkenle olabilir," dedi Yuria. Sesi bir masal anlatıcısından ziyade, tarihin ta kendisini konuşan bir fatih gibi ağırdı. "Sana bir hikaye anlatayım..."
"Zamanında bir adam vardı. Saf, yıkıcı bir ateş gücüne sahipti ve oldukça da güçlüydü. Günü geldiğinde sıradan, hiçbir özel gücü olmayan biriyle evlendi ve çocukları oldu. Bu çocuklar da tıpkı babaları gibi ateş gücünü kullanabiliyorlardı. O çocuklar büyüdü, evlendi, onların da çocukları oldu... Sayıları yıllar içinde artmaya devam edince kendi içlerinde bir klan kurdular."
Yuria'nın adımları kuru yaprakları ezerken, ormanın sessizliği sadece onun sesiyle bozuluyordu.
"Ancak, klan içten içe çürüyordu. Çünkü doğan çocukların çoğu gücünü doğru düzgün kullanmayı, onu kontrol etmeyi bilmiyordu. Kanlarındaki güç zayıflamış, alevleri sönükleşmişti. Yine de hâlâ bir umut vardı. İçlerinden genç bir çocuk çıkıp, diğerlerine güçlerini nasıl daha iyi kullanacaklarını anlatmaya, onlara yol göstermeye başladı. Başta klanın büyükleri bu çocuğu yargıladı, yaşına ve tecrübesizliğine bakarak ona haddini bildirmek istediler. Ama çocuk, kendi alevinin diğer hepsinden çok daha güçlü, çok daha yakıcı olduğunu kanıtlayınca... büyükler mecburen boyun eğip onun anlattıklarına inanmaya başladılar."
Lavinia pür dikkat dinliyordu.
"Diğerleri çocuğa bu kadar güçlü olmayı nasıl başardığını, kanın zayıflamasına rağmen ateşinin nasıl bu kadar harlı olduğunu sorduklarında... Çocuk, kendisinin de bunu bilmediğini söyledi."
Yuria'nın dudaklarında ince, zar zor fark edilen, gizemli bir tebessüm belirdi.
"Sonrasında o köye, dışarıdan bir cadıyı çağırdılar," diye devam etti Yuria, sesine hafif bir ironi katarak. "Bu cadının, insanların içini ve gerçek potansiyelini görebildiği söylenirdi."
"Cadı, klandaki herkesin ruh çekirdeğine tek tek baktı. Hepsi aynı adamın soyundan, aynı kandan geliyor olabilirdi ama hepsinin ruhunun gücü ve derinliği birbirinden tamamen farklıydı. Ruhu daha güçlü olanlar kanlarındaki o gücü çok daha iyi kontrol edip şekillendirirken; ruhu güçsüz, iradesi zayıf olanlar o ateşi doğru düzgün harlayamıyordu bile."
Yuria durdu. Başını yavaşça Lavinia'ya doğru çevirdi ve o görünmez, ağır bakışlarını doğrudan kızın üzerine kilitledi.
"Aelrindel'in de az önce dediği gibi Lavinia... Aslında tüm güçler, kullanıcısının ruhuna ve iradesine bağlıdır. İstersen o gücün ilk sahibinden beş yüz yıl sonra doğ, yine de fark etmez. Eğer ruhun sağlam ve iraden çelik gibiyse, atalarından bile güçlü olabilirsin."
Yuria, devasa çam ağaçlarının arasındaki karanlık patikada yürümeye devam ederken başını hafifçe gökyüzüne, dalların arasından süzülen solgun ışığa doğru kaldırdı. Sesi, ormanın kadim rüzgârına karışırken her zamankinden daha derin, daha kabullenici bir ton almıştı.
"Ama bu dünya bile yeteri kadar büyük, yeteri kadar geniş, Lavinia," diye mırıldandı Yuria. "Benim bile anlayamadığım güçler, aklın ve mantığın sınırlarına sığmayan o kadar çok kişi var ki..."
Lavinia ve Aelrindel sessizce onu dinlemeye devam ettiler. Yuria'nın adımları her zamanki gibi sarsılmazdı ama sözleri, asırların getirdiği ağır bir bilgeliği ve yorgunluğu taşıyordu.
"Eskiden," dedi Yuria, kelimelerini özenle seçerek, "benim gücüme 'ruh gücü' diyorlardı. Şimdi senin zihninde haklı olarak şu düz mantık belirebilir: 'Eğer bu dünyadaki bir canlının sahip olduğu güç doğrudan onun ruhuna bağlıysa, o zaman ruhlara hükmeden Yuria'nın mutlak olarak en güçlü olması gerekmez mi?'"
Yuria hafifçe duraksadı. Göz bandının ardındaki yüzünde, o sarsılmaz mermer maskesini bir anlığına aralayan ince, acı dolu bir tevazu belirdi.
"Hayır," dedi kesin bir dille. "Değilim. Çünkü tüm bu efsanelerin, tüm bu asırların ötesinde... Ben de nihayetinde bir insanım, Lavinia. Benim de sınırları olan, kanayan, yorulan ve kendi ağırlığı altında ezilen bir ruhum var."
Yuria, adımlarını bir anlığına yavaşlattı. Ormanın serin rüzgârı siyah cübbesini hafifçe dalgalandırırken, sağ elini kaldırıp görünmez bir çatlağı yoklarmış gibi avucunun içine baktı.
"Benim insan bedenim, sayısız ruh taşımak için yaratılmadı," diye devam etti. Sesi, ormanın derinliklerinde yankılanan ağır ve hüzünlü bir yankı gibiydi. "Her canlı farklı bir irade, farklı bir duygu, farklı bir enerji taşır. İçimde taşıdığım her ruh bana devasa bir güç verir, evet. Ama güç büyüdükçe, ruh ağırlaşır. O devasa ağırlığı taşıyamayan bedenin sınırları zorlanır ve sonrasında ise..."
Yuria elini yavaşça yumruk yapıp yanına indirdi. Sesindeki o sarsılmaz ton, yerini kabullenilmiş bir gerçeğe bıraktı. "...kabuğun çatlamaya başlar."
Bu kelimeler, Lavinia ve Aelrindel'in üzerine görünmez bir balyoz gibi inmişti. Patikadaki o sakin yürüyüş bir anda durdu. Ormanın sessizliği o kadar boğucu bir hâl aldı ki, sadece rüzgârın dallar arasındaki uğultusu duyuluyordu. Aelrindel'in asasını tutan elleri titrerken, Lavinia'nın okyanus mavisi gözleri dehşetle büyümüştü.
Yuria omuzlarının üzerinden onlara doğru döndü. Siyah-yeşil göz bandının ardındaki yüzünde, her zamanki o buz gibi otoritenin yerini, asırların yorgunluğunu taşıyan kesin bir netlik almıştı.
"Size söylüyorum," dedi Yuria, kelimelerin üzerine basa basa. "Fazla vaktim kalmadı artık."
Lavinia nefesinin kesildiğini hissetti. Boğazına koca bir yumru oturdu, dudakları titredi. Tam "Leydim, ne diyorsunuz..." diyerek itiraz etmek için öne atılacakken, Yuria'nın yüzünde o soğuk mermer maskeyi kıran, çok nadir gördükleri, belli belirsiz ama çok hafif bir tebessüm belirdi.
"Bu yüzden olabildiğince güçlenin," diye fısıldadı Yuria. Asırlık bir komutanın askerlerine verdiği son emirden ziyade, bir annenin çocuklarına bıraktığı şefkatli bir vasiyet gibi çıkmıştı sesi. "Anlarsınız ya... Gözüm arkada kalmasın isterim."
