Malikanenin devasa taş duvarları arasında, dışarıdaki dünyanın ne kadar korkunç ve zalim olduğunu unutturacak kadar tuhaf bir huzur vardı. Auren, boyunun anca yettiği pencerenin pervazına yaslanmış, çenesini kollarına dayayarak dışarıdaki geniş avluya bakıyordu. Güneş, malikanenin yüksek kulelerinin arasından süzülüp avluda koşturan çocukların üzerine altın rengi bir ışık döküyordu.
Onlarla hâlâ gidip tanışamadım, diye geçirdi içinden Auren.
Gözleri, neşeyle birbirini kovalayan, ellerindeki tahta kılıçlarla savaşçılık oynayan çocukları izlerken hafifçe kısıldı.
İlk geldiğimde avluda dört çocuk görmüştüm galiba. Benimle yaşıtlar, en fazla dört ya da beş çocuk var sanmıştım benimle beraber. Ama her geçen gün koridorlardan, odalardan başka çocuklar çıkmaya devam ediyor. O kadar çoklar ki... Burası gerçekten bir malikane mi yoksa devasa bir yetimhane mi, anlamıyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, buraya fena alışmadım.
O karanlık ormanda hissettiği o çamurun ve kanın soğukluğu yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Buradaki kocaman insanlar... ona iyi davranıyordu.
Aldric, diye düşündü Auren, dudaklarında kocaman bir tebessümle.
Malikanenin baş kâhyası... Sürekli elinde kalın defterlerle dolaşan, çok bilmiş ama bir o kadar da nazik biri.
Zirel abla ise... Onun yüzü hep bir buz kütlesi gibi donuk. Çok nadir konuşuyor, konuştuğunda da kelimeleri sayarak seçiyor sanki. Ama garip bir şekilde, o soğuk yüzünün ardında şefkatli, kibar bir kalp var, hissedebiliyorum.
Auren'in tebessümü biraz daha büyüdü.
Bir de Nythar abi var tabii. O tam bir baş belası. Sürekli bağırarak konuşuyor, dev gibi bir adam ama bazen çocuk gibi şakalar yapıyor, etrafta fırtına gibi dolanıyor. Ama onun sayesinde bu kocaman, sessiz malikanede insan yaşadığını hatırlıyorum.
Bakışları avlunun kenarındaki o sakin gölgelere kaydı.
Lavinia ile birkaç kez koridorlarda karşılaştım. Mavi gözleri... o kadar derin ki. İçinde bir okyanus saklıyor gibi. Ama yanına gidip konuşmaya çok çekindim. Çok asil, çok ulaşılmaz duruyor.
Hele Aelrindel... Hayatımda ilk defa bir elfi bu kadar yakından gördüm. Sivri kulakları, uzun saçları... Onunla göz göze geldiğimde nedense hep yere bakma ihtiyacı hissediyorum. O kadar eski ve o kadar bilgili duruyor ki, insan ondan çekinmeden edemiyor.
Gerçi o ve Lavinia, birkaç gün önce Leydi Yuria ile uzun bir yolculuğa çıktılar.
Auren içini çekti. Rüzgâr usulca pencereden içeri süzülüp kızıl saçlarını dalgalandırdı.
Leydi Yuria...
Bu ismi zihninde düşündüğünde bile ensesindeki tüyler hafifçe diken diken oldu.
Zirel abla, Nythar abi, Baş Kâhya Aldric ve diğer herkes... Hepsi ona o kadar saygı duyuyor ki, sürekli "Leydimiz" diye sesleniyorlar. Neden acaba? Bir kraliçe falan mı?
Onu şimdiye kadar sadece bir kere yakından gördüm, birkaç kere de uzaktan gördüm. Gözünde sürekli o siyah-yeşil bandı taşıyor. O bandın ardında gözleri var mı, nasıl görüyor hiçbir fikrim yok...
Ama sanki bana doğru bir saniyeliğine bile dönse, içimdeki tüm sırları, ne düşündüğümü şıp diye okuyacakmış gibi hissediyorum. İçim ürperiyor. Ama aslında bir yandan da sesi güven veriyor, görüntüsü ise aynı hikâyelerde gördüğümüz tanrıçalar gibi. Gözleri var mıdır acaba, merak ediyorum.
Pencereden uzaklaşıp odanın ortasına doğru birkaç adım attı. Gözleri yerdeki ahşap döşemelere daldı.
İçindeki o çocuksu merak ve geçici huzur, eski kâbusların gölgesiyle aniden sönüverdi. Burnuna yeniden o is ve kan kokusu gelir gibi oldu.
Acaba ablam şu an nerede? diye düşündü boğazı düğümlenerek.
Omuzları düştü.
Lysera... O gece onu kimler, nereye götürdü ki? Canını yakıyorlar mıdır?
Ya abim?
Kaelrin çok uzaklarda, o çok istediği Luxaris şövalyelerine katılmıştı. Köyümüze olanları, evimizin yandığını... benim kaybolduğumu duymuş mudur? Bizi arıyor mudur şimdi? Haberi olduysa çok ağlamış mıdır?
Auren minik yumruklarını sıktı, gözleri doldu.
Onları bir daha görebilecek miyim? Leydi Yuria bana yardım edeceğini söyledi, ona güveniyorum ama... Burada böyle hiçbir şey bilmeden, elimden hiçbir şey gelmeden beklemek o kadar zor ki...
Tam o anda, Auren'in zihnindeki o ağır, karanlık bulutlar, kapının büyük bir gürültüyle ve neredeyse menteşelerinden koparcasına açılmasıyla dağıldı.
"Heyyyy!" diye kükredi Nythar, devasa bedeniyle kapı eşiğini doldurarak. Yüzünde o her zamanki serseri ve devasa sırıtış vardı. "Yine mi odanda tıkılıp kalacaksın ufaklık? Ne o, odanı o kadar çok mu sevdin de dışarı çıkmıyorsun?!"
Auren, kapının büyük bir gürültüyle açılmasıyla yerinde sıçradı. Kalbi bir an için hızla çarpsa da, karşısında duran devasa adamı görünce omuzlarındaki gerginlik hafifçe dağıldı.
Nythar'ın o gür ve neşeli sesi, odadaki tüm kasveti anında silip süpürmüştü.
Auren gözlerini ovuşturarak camdan uzaklaştı.
"Burada..." diye mırıldandı çekingen bir sesle. "Dışarıda, avluda... Ne kadar çok çocuk var Nythar abi. Her gün sayıları artıyor sanki."
Nythar gürültülü adımlarla odaya girip kollarını göğsünde kavuşturdu. Yüzündeki o serseri sırıtış biraz daha yumuşadı.
"Zamanla alışırsın ufaklık," dedi omuz silkerek. "Tabii, önce şu odandan çıkarsan. Sürekli bu dört duvar arasında beklersen onlarla nasıl tanışacaksın?"
Auren başını öne eğdi. Elleriyle tişörtünün ucunu çekiştirirken, "Özür dilerim..." diye fısıldadı.
Sesinde o gece yaşadığı korkuların ağırlığı ve birilerini kızdırma endişesi vardı.
Nythar'ın yüzündeki alaycı ifade anında silindi. Devasa adımlarını küçülterek çocuğun yanına geldi ve o iri, nasırlı elini Auren'in kızıl saçlarının üzerine koyup hafifçe okşadı.
"Özür dileme," dedi, sesi şaşırtıcı derecede nazik çıkarken. "Yanlış bir şey yapmıyorsun. İstediğin kadar burada kalabilirsin."
Auren başını usulca kaldırıp devasa adama baktı.
Nythar konunun ağırlığını dağıtmak istercesine kaşlarını havaya kaldırdı.
"Şu yaşlı elf var ya," dedi Nythar, Aelrindel'i kastederek. "Döndüğünde sana eğitim verecekmiş. Yola çıkmadan önce bana öyle söylemişti. Sana ne eğitimi vereceğini biliyor musun?"
Auren şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve başını iki yana salladı.
"Hayır... Bilmiyorum."
Nythar hafifçe gülümsedi.
"Peki hayalin neydi Auren? Yani, tüm bu olanlardan önce... Büyüyünce ne olmak istiyordun?"
Auren'in okyanus mavisi gözleri bir anlığına uzaklara daldı. Zihninde abisi Kaelrin'in eğitim kılıcını savurduğu o gururlu anlar canlandı.
"Abim gibi..." dedi yutkunarak. "Onun gibi cesur bir savaşçı olmak istiyordum."
"Öyle mi?" dedi Nythar, dudak kıvırıp tek kaşını havaya kaldırarak. "O zaman abin bayağı güçlü biri ha?"
Auren gururla başını salladı.
"Evet. Çok güçlüdür."
Nythar göğsünü şişirip sırıttı.
"E ben de güçlüyüm ufaklık! Hem de çok güçlüyüm."
Ancak Auren bu şakaya gülümsemedi. Yüzü tekrar düştü, gözlerindeki o masum ışık yerini derin bir hüzne bıraktı.
"Artık savaşçı olmak istemiyorum," dedi titreyen bir sesle. "Ben... Ben sadece ablamı ve abimi tekrar görmek istiyorum."
Nythar'ın yüzündeki o serseri ifade tamamen kayboldu. Devasa cüssesiyle çocuğun önünde diz çöktü, göz hizasına geldi.
"Peki bunu nasıl yapmayı düşünüyorsun ufaklık?" diye sordu ciddi, sakin bir tonla.
Auren dudaklarını büzdü. Gözyaşları akmasın diye kendini sıkarken omuzları çöktü.
"Bilmiyorum..." diye fısıldadı çaresizce. "Hiçbir şey bilmiyorum."
Nythar derin bir iç çekti. Elini tekrar Auren'in başına götürüp kızıl saçlarını şefkatle karıştırdı.
"Seni zorlamak istemem Auren," dedi usulca.
Ayağa kalkarken eliyle pencereden süzülen güneş ışığını ve aşağıdaki avluyu işaret etti.
"Ama dışarı çıkarsan... Dışarının aslında ne kadar güzel olduğunu göreceksin."
