Günler, Auren için zamanın anlamını yitirdiği, sessiz ve ağır bir döngüye dönüşmüştü.
Malikanenin en üst katındaki o geniş oda, onun hem sığınağı hem de kendi zihnine inşa ettiği bir hapishane olmuştu. Hizmetçiler, sessiz gölgeler gibi günün belirli saatlerinde odaya girip çıkıyorlardı. Auren'in tüm ihtiyaçları kusursuz bir şekilde karşılanıyordu; küveti daima sıcak, kokulu sularla dolduruluyor, en yumuşak kumaşlardan dikilmiş temiz giysiler yatağının ucuna bırakılıyor, gümüş tepsilerde en taze ve lezzetli yemekler önüne diziliyordu.
Ancak Auren için yediği yemeğin bir tadı, giydiği kıyafetin bir sıcaklığı yoktu. Buradaki insanların ona karşı davranışları masum bir çocuğun gözünden bakıldığında oldukça garipti. Herkes ona karşı son derece kibar, özenli ve saygılıydı ama aralarında görünmez, kalın bir duvar vardı. Mesafeliydiler. Kimse onunla gereğinden fazla konuşmuyor, göz teması kurmaktan kaçınıyorlardı. Sanki o kırılgan bir camdan yapılmış ya da her an patlamaya hazır bir sihirmiş gibi davranıyorlardı.
Bu sessiz ve mesafeli kalabalığın içinde bir kişi diğerlerinden tamamen ayrılıyordu: Aldric.
Aldric, yüzündeki derin yara izleri, yılların acımasızca kazıdığı kırışıklıkları ve o iri, heybetli cüssesiyle ilk bakışta kan donduracak kadar korkutucu, yaşlı bir adamdı. Ancak Auren çok kısa sürede fark etmişti ki; bu ürkütücü görünümün altında inanılmaz derecede kibar, ince ve saygılı bir ruh yatıyordu.
Aldric, Yuria'nın en eski hizmetkârıydı. Aelrindel'den, Zirel'den, Lavinia ve Nythar'dan bile çok daha eski zamanlardan beri Leydi'nin yanındaydı. Yuria'nın dudaklarından dökülen tek bir sözcük, Aldric için evrenin sarsılmaz bir kanunu, uygulanması zorunlu bir emirdi. Ama bu bir kölelik ya da körü körüne bir itaat değildi. Bu zorunluluk, Aldric'in tamamen kendi iradesi ve özgür kararıyla seçtiği, adeta ibadet gibi gördüğü kusursuz bir kaderdi. Yuria o gece odadan çıkmadan önce yaşlı adama sadece tek bir cümle kurmuştu:
"Çocuğa iyi bak."
Ve Aldric için artık dünyadaki tek gerçeklik buydu. Auren'in yemeğini kendi elleriyle getiriyor, o uyuyana kadar kapının dışında bir dağ gibi dikiliyor, çocuğun bir şeye ihtiyacı olduğunda o ürkütücü görüntüsüne zıt düşen şefkatli bir ses tonuyla konuşuyordu.
Ancak ne Aldric'in bu özeni ne de hizmetçilerin kusursuz hizmeti Auren'i o odadan dışarı çıkarmaya yetiyordu.
Auren günlerinin neredeyse tamamını, odanın büyük, oymalı penceresinin pervazına oturarak geçiriyordu. Dizlerini göğsüne çekiyor, kollarını bacaklarına sarıyor ve aşağıyı, malikanenin o geniş taş avlusunu izliyordu.
Avluda, Yuria'nın koruması altında olan dört çocuk vardı. Yaşları Auren'e yakındı. Gün boyu o sahte ama pırıl pırıl gökyüzünün altında koşuşturuyor, bağırışıyor, oyunlar oynuyorlardı. Auren onları camın arkasından izlerken, içlerinde henüz adını koyamadığı, tarif edemediği bir gariplik hissediyordu. Sanki bu dört çocuk sadece sıradan yetimler değildi; Auren, onlara bakarken ileride kaderinin bu çocuklarla çok derin ve tehlikeli yollarda kesişeceğine dair içinde tuhaf bir his taşıyordu.
Ama dışarı çıkamıyordu.
Aşağı inip onlara katılamıyor, malikanenin koridorlarını keşfedemiyor, Aelrindel veya Nythar'ı bulup sorular soramıyordu. Odadan çıkmak istememesinin tek bir sebebi vardı: Korku.
Fiziksel olarak iyileşmişti. Göğsündeki o ölümcül delik kapanmıştı ama zihni hâlâ o karanlık ormanın çamurunda kanıyordu. Kapının kolunu indirdiği an, sanki Darven Solmar onu orada bekliyor olacakmış gibi hissediyordu. Geceleri ter içinde kâbuslardan uyanıyor, göğsünü parçalayan o kılıcın acısını tekrar tekrar yaşıyordu.
Başkente doğru sürüklenen, işkence gören Lysera'nın çığlıkları kulaklarından gitmiyordu.
Kaelrin'in, ailesinin katilleriyle omuz omuza savaşıp, o zehirli yalanlara inanarak düşmana dönüşeceği gerçeği kalbini eziyordu.
Ve Sira ile Thalos... Onların cansız, çamura bulanmış yüzleri Auren'in göz kapaklarının ardına mühürlenmişti.
Geceleri yorganın altına saklanıp saatlerce ağlıyordu. Ailesi için endişeleniyor, kaybettikleri için kahroluyordu ama bu yoğun acı, onu güçlendirmek yerine yatağına zincirlemişti. Odanın kapısı, Auren için dış dünyadaki o acımasız gerçekliğin sınırıydı ve henüz o gerçeklikle yüzleşecek kadar cesur değildi. İçindeki o karanlık gölge uykudaydı ve o, şimdilik sadece korkmuş, küçük bir çocuktu.
Auren yine pencere pervazına tünemiş, dizlerini göğsüne çekmiş hâlde aşağıdaki avluyu izliyordu. Yağmur dinmiş, sahte gökyüzünde hafif, sıcak bir ışık parlamaya başlamıştı. Tam o sırada, odanın o ağır, oymalı meşe kapısı sessizce aralandı.
Kapıdan içeri önce tanıdık, sıcak bir kıkırtı sızdı. Ardından Nythar'ın o her zamanki neşeli, rahat silüeti belirdi. Ellerini rahatça cübbesinin ceplerine sokmuş, kahverengi gözleri eğlenceyle parlıyordu. Onun hemen arkasından ise odaya adeta soğuk bir rüzgâr gibi Zirel süzüldü. Turuncu saçları omuzlarından dökülen Zirel'in siyah gözleri donuktu; yüzünde mermerden yontulmuş gibi ifadesiz, ciddi bir duruş vardı.
Nythar, kapıdaki yaşlı hizmetkârı kastedererek fısıltıyla konuştu: "Aldric'i atlatmak gerçekten ölümcül bir görevdi ama neyse ki Zirel'in o ölümcül bakışları yaşlı adamı bile bir anlığına dondurmaya yetti."
Zirel sadece gözlerini devirdi ama tek kelime etmedi.
Auren, pervazdan inmeden onlara doğru döndü. Kalbi biraz hızlanmıştı ama Nythar'ın o sıcak gülümsemesi, odadaki o ağır, kasvetli havayı bir anda dağıtmıştı.
Nythar, Auren'in yatağının ucuna rahatça oturdu ve bacaklarını uzattı. "Eee, küçük savaşçı? Bütün gün bu camın arkasından dışarıyı izleyerek ne planlıyorsun? Dünyayı fethetme planları yapıyorsan bize de haber ver, hazırlıksız yakalanmayalım."
Auren hafifçe yutkundu. Gözlerini ellerine indirdi. "Ben... plan yapmıyorum. Sadece izliyorum." Sesini biraz daha toparlamaya çalışarak başını kaldırdı ve sordu: "Siz neden buradasınız? Yani... Leydi Yuria çok korkutucu. Siz ona nasıl bu kadar sadık kalabiliyorsunuz? Siz de mi onun gibisiniz?"
Nythar gür, içten bir kahkaha attı. Kahkahası o kadar samimiydi ki Auren bile irkilmek yerine hafifçe gevşediğini hissetti.
"Leydi Yuria korkutucu mu? Ah, çocuk... Haklısın, bazen ben bile ondan ölesiye korkuyorum!" dedi Nythar, sanki büyük bir sır veriyormuş gibi öne eğilerek. "Ama o sadece gereksiz şeyleri sevmez. Yalanı, zayıflığı, merhamet dilenmeyi sevmez. Biz onun yanındayız çünkü o, bu dünyadaki tek gerçek adaletin ta kendisi. Biz bir aileyiz. Tuhaf, bazen sinir bozucu ama kopmaz bir aile."
Zirel, kapının yanındaki duvara zarifçe yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Donuk siyah gözleriyle Auren'i izliyordu. Sesinde en ufak bir duygu dalgalanması olmadan araya girdi:
"Ondan korkmana gerek yok. Korkman gerekenler dışarıda."
Auren, Zirel'in bu dümdüz, buz gibi ses tonu karşısında hafifçe omuzlarını silkti. Zirel dışarıdan bakıldığında gerçekten de hissiz bir ölüm makinesi gibi görünüyordu. Ancak gerçekte, Zirel'in zihninin içinde bambaşka bir fırtına kopuyordu.
Zirel'in gözleri Auren'in o çaresiz, üzgün ve hafifçe dağılmış gümüşi saçlarına kilitlenmişti. İçinden, 'Ne kadar da masum ve küçük görünüyor... Tıpkı yağmurda kalmış, titreyen bir kedi yavrusu gibi. Saçları da ne kadar pofuduk duruyor...' diye geçiriyordu.
Zirel'in kollarını kavuşturan parmakları hafifçe seğirdi. İçindeki o tatlı şeylere olan devasa zaafı uyanmıştı. 'Gidip başını okşasam ne olur ki? Bir kerecik dokunsam... Hayır, olmaz,' diye düşündü paniğe kapılarak. 'Şu asık suratıma bak. Kesin benden korkar. Çocuğu ağlatırsam Nythar benimle bir asır dalga geçer. En iyisi böyle put gibi durmak. Lanet olsun, neden bu kadar tatlı olmak zorunda ki?'
O sırada Nythar, Auren'in hâlâ gergin olduğunu fark edip yatağın ucundan kalktı ve pervaza, çocuğun yanına doğru yürüdü.
"Peki aşağıdaki çocuklar?" diye sordu Auren, Zirel'e bakmaktan çekinerek gözlerini tekrar Nythar'a çevirdi. "Onlar kim? Neden buradalar?"
Nythar büyük, sıcak elini uzattı ve Auren'in gümüş rengi saçlarının üzerine koydu. Çocuğun saçlarını hafifçe, şefkatli bir abi edasıyla karıştırdı. Auren ilk başta irkilecek gibi oldu ama Nythar'ın elindeki o sıcak, koruyucu his onu sakinleştirdi.
"Onlar da senin gibi," dedi Nythar yumuşak bir sesle. "Dünyanın acımasızlığından koparılıp alınanlar. Ama merak etme, zamanı geldiğinde hepsiyle tanışacaksın."
Auren, başındaki o büyük elin sıcaklığıyla gözlerini hafifçe kırpıştırdı. Günlerdir ilk defa, içindeki o derin korku okyanusunda küçük, güvenli bir ada bulmuş gibiydi.
Zirel ise olduğu yerde donup kalmıştı. Nythar'ın Auren'in saçlarını karıştırdığını görünce içindeki kıskançlık ve şefkat patlaması yüzüne yansımamak için büyük bir savaş veriyordu. 'Nythar, o koca ellerinle çocuğun saçını bozuyorsun! Ah, nasıl da gözlerini kapattı... Çok sevimli. Bir kere. Sadece bir kere dokunsam...' Zirel derin bir nefes aldı ve ifadesiz yüzünü zerre bozmadan, odanın içindeki sessizliği böldü:
"Eğer aşağıya inip onlarla tanışmaya karar verirsen," dedi Zirel, sesi hâlâ dümdüz ve soğuktu ama kelimeleri özenle seçilmişti, "sana mutfaktan kurabiye çalmanda yardım edebilirim. Lavinia bu konuda kötüdür, hep yakalanır."
Nythar bu beklenmedik teklif karşısında şaşkınlıkla gözlerini kocaman açıp Zirel'e baktı ve ardından kocaman bir kahkaha daha patlattı. Auren ise Zirel'in o ciddi, donuk suratıyla "kurabiye çalmaktan" bahsetmesi karşısında günlerdir yüzüne çöken o karanlık maskenin ardından ilk defa, dudaklarının kenarında küçücük, belli belirsiz bir tebessüm hissetti.
