Rona, kule hayatındaki üçüncü yılında iki şey öğrenmişti: merdivenler asla bitmezdi ve kıdemsiz olan her şeyi taşırdı.
Bu sabah taşıdığı şey, kendi boyunun yarısı kadar bir tebeşir sandığıydı. Yedinci kattaki ritüel arşivinden On Yedinci Büyük Çember Salonu'na, tam dört yüz seksen beş basamak. Rona sayıyordu, çünkü saymak, kollarındaki yanmayı düşünmekten iyiydi. Üç yüz doksan altıncı basamakta yaşlı Üstat Corvin'le karşılaştı; adam sandığa baktı, Rona'ya baktı ve kenara çekilip yoluna devam etti. Rona'da onu bir kaç saniyede olsa bu yükle beklettiği için içinden lanet etti ama bunu sesli söylemeye cesaret edemeyerek merdivenlerden çıkmaya devam etti.
Büyük Çember Salonu'na vardığında nefesi göğsünde düğümlenmişti ve salon, hayatında gördüğü en kalabalık hâlindeydi. Kulenin her bir katından üstatlar gelmişti. Kıdemli büyücüler duvar boyunca dizilmiş, ortadaki mermer zeminde ise altı kâtip, dev bir pergelin etrafında dizlerinin üstünde sürünerek çember çiziyordu. Çemberin içine çember, onun içine bir daha. Rona sandığı indirdi ve bir an, yalnızca bir an, olduğu yerde kaldı.
Zemindeki desen, ders kitaplarındaki hiçbir şeye benzemiyordu.
"Kımıldama, dikilecek yer mi burası!" Baş kâtip ona tebeşir sandığını işaret etti. "Aç. Mavi olanları ayır. Ve kimse iç çembere basmayacak, duydun mu? Kim basarsa üstat onun derisiyle yeni bir çember çizecek."
Rona sandığı açtı ve ayırmaya koyuldu. Elleri çalışırken kulakları salondaydı. Kulede üç yıl geçiren herkes bu beceriyi edinirdi; eller işte, kulaklar kapıda.
"...diyorum size, arşivdeki metin yarısı eksik bir kopya. Asıl ritüel Helios yanarken kayboldu, yedi yüzyıl önce." Bu, dördüncü katın üstadlarından Velmar'dı; sesi her zamanki gibi, dünyanın yanlışlığından bıkmış bir adamın sesiydi. "Eksik metinle çağırma yapmak, yarısı silinmiş bir haritayla denize açılmaktır."
"Üstat denedi ama olmadı demek, denemedi demekten iyidir." Bu da genç üstatlardan biriydi, adını Rona hatırlamıyordu. "Meclis kararı çıktı. İmparator mührünü bastı. Artık tartışmanın anlamı yok."
"Anlamı var, çünkü başarısız olduğumuzda meclis kürsüde bizi değil, üstadı da değil, kuleyi suçlayacak." Velmar'ın sesi alçaldı ama Rona'nın kulağı seçti. "Bin yıldır kimse denemedi. Neden biliyor musun, çocuk? Beceriksizlikten değil. Bin yılda on üç kule denedi ve on üçünde de çember boş kaldı. Boş çember, ölü müritler ve yanmış bir servet. Efsane cevap vermiyor. Efsane belki de hiç yoktu."
Rona mavi tebeşirleri dizerken parmakları bir an yavaşladı. On üç deneme. Boş çemberler. Kisabra'da, büyüdüğü balıkçı kasabasında, kahraman masalını herkes bilirdi. Kış geceleri ocak başında anlatılırdı; başka bir dünyadan gelen adam, güneşin şehrini kuran adam. Masalın kule arşivinde bir ritüeli olduğunu üç yıl önce öğrenmiş ve o gün kendini bir masalın içinde yaşıyormuş gibi hissetmişti. Şimdi ise masalın on üç kez denenip on üç kez boş çıktığını öğreniyordu ve bu bilgi, ocak başındaki o sıcaklıktan çok uzaktı.
Salonun kapıları açıldı ve sessizlik, suya atılan taşın halkaları gibi yayıldı.
Ogmios içeri girdi.
Rona, Kule Üstadı'nı üç yılda belki on kez bu kadar yakından görmüştü. Adam heybetli değildi; orta boylu, ince, saçları kırlaşmış ve sade giyimliydi. Ama salona girdiğinde mekânın ağırlık merkezi değişirdi. Herkes farkında olmadan ona doğru bir parmak eğilirdi ve Rona bunun güçten mi yoksa alışkanlıktan mı olduğunu hiç çözememişti.
Ogmios zemindeki çembere yürüdü, kenarında durdu ve uzun süre baktı. Sonra eğildi, baş kâtibin elinden tebeşiri aldı ve iç çemberin doğu yayındaki üç sembolü koluyla silip yeniden çizdi. Kimse tek kelime etmedi. Baş kâtip kâğıtlarına baktı, kendi kopyasıyla karşılaştırdı ve Rona adamın yüzünün ağır ağır solduğunu gördü.
"Arşivdeki kopya hatalı," dedi Ogmios. Sesi salona değil, sanki çembere konuşuyordu. "Üç sembol, kasıtlı olarak ters çizilmiş. Eski üstatlar kopyalara tuzak bırakırdı. Ritüeli kitaptan çalan, çemberde ölsün diye." Doğruldu ve tebeşiri geri verdi. "Devam edin."
Velmar öne çıktı. Yaşlı üstadın çenesi gergindi. "Üstadım. Son kez söylüyorum, resmi kayda geçmesi için söylüyorum. Bu ritüel on üç kez denendi ve..."
"On dört," dedi Ogmios. "Kayıtlara geçmeyen bir deneme daha var, Seria kulesinde. Onu da say." Velmar'a döndü ve Rona, Kule Üstadı'nın yüzünde tuhaf bir şey gördü; öfke değil, yorgunluk değil, neredeyse bir nezaket. "İtirazın kayda geçti, Velmar. Haklı da olabilirsin. Ama sana bir soru soracağım ve cevabını çemberi bitirdikten sonra vereceksin. On üç kule denedi ve çember boş kaldı, doğru. Peki ya efsane cevap vermiyorsa değil de..." Bir an durdu. "...ya soru yanlış sorulduysa?"
Velmar cevap vermedi. Ogmios salonu son bir kez süzdü ve gözleri, bir anlığına, tebeşir sandığının başında diz çökmüş Rona'nın üstünden geçti. Durmadı, kaydetti ve geçti; bir adamın envanterindeki bir kalem gibi. Sonra kapıya yürüdü.
"Ritüel üç gün sonra, şafakta. Katılım listesini akşama istiyorum. Ve Velmar..." Kapıda durdu. "Yanılıyorsam, kule benim adımla utanır. Yanılmıyorsam, senin adınla hatırlanır. İkimiz için de kârlı bir anlaşma."
Kapı kapandı ve salon yeniden uğuldamaya başladı.
Rona akşam yemeğini yurthanenin soğuk yemekhanesinde, tek başına yedi. Çorbası her zamanki çorbaydı; arpa, biraz kök, iyi günse bir parmak yağ. Kaşığı elinde, buğusu incelen çorbaya bakarken aklı hâlâ çemberdeydi. Şifa koğuşundaki görevine iki saat sonra çıkacaktı ve yarın yine tebeşir taşıyacaktı ve bunların hiçbiri, göğsünün içindeki o küçük, utanç verici kıpırtıyı bastırmıyordu.
Ya işe yararsa?
Kisabra'daki ocağın başında, o masalı dinleyen çocuk hâlâ içinde bir yerdeydi. Büyücüler kahramana inanmazdı; Rona bunu öğrenmişti, inançsızlık burada bir üniforma gibiydi. Ama Rona büyücü olmadan önce şifacıydı ve şifacılar tuhaf bir şey bilirdi: bazen hasta, ilaca değil, ilacın geleceği habere iyileşmeye başlardı.
Belki Velmar haklıydı ve çember boş kalacaktı.
Ama üç gün sonra, şafakta, bütün kule o çemberin başında olacaktı ve Rona, çorbasının dibindeki arpaları kaşıklarken kendine itiraf etti: boş kalmamasını istiyordu. Bir masalın gerçek olduğu bir dünyada yaşamak istiyordu.
Kaşığı bıraktı, tepsisini kaldırdı ve şifa koğuşuna indi. Koğuşun kapısında, gece nöbetini devrettiği yaşlı şifacı kadın ona baktı ve her akşamki gibi tek cümlesini söyledi.
"Eller yıkandı mı?"
"Yıkandı, teyze."
"Güzel." Kadın pelerinini aldı ve çıkarken, kapıda bir an durdu. "Yukarıda ne çiziyorlarmış, duydun mu? Bütün kule onu konuşuyor."
Rona bir an düşündü ve gülümsedi. "Bir masal çiziyorlar, teyze."
Kadın homurdandı ve gitti. Rona koğuşun kandillerini tazeledi, ilk yatağın başına oturdu ve ateşi yükselen taşçı çırağının alnına ıslak bezi koyarken, pencereden kulenin tepesine baktı. On yedinci katın pencereleri sabaha kadar aydınlanacaktı.
Üç gün boyunca.
