Ders başlamak üzereydi. Sınıf okulun korkulu rüyası olan simya Profesörü Alistair Crowe ağır adımlarla sınıfa doğru ilerlemekteydi. Her zamanki sinirli bakışları hala koridorda dolaşan kaygısız öğrencilerin üzerinde dolaşıyordu. Ama bu kez her zaman yaptığı gibi yapmadı. Onlara bağırmak yerine sadece yürüyüp simya labaratuvarına girdi. Öğrenciler çoktan hazırlanmış, kitapları ve kazanları önlerinde açık bekliyorlardı. Daha iki hafta önce bu kocaman akademiye gelen bu öğrencilerin durumları Alistair'e göre okulun altın çağını anımsatıyordu. Sınıf Profesörü görür görmez ayağa kalktı. Hepsi saygıyla eğildikten sonra Profesör basit bir el işaretiyle onların oturmalarını işaret etti. Her zaman olduğu gibi profesörün masasında o değişik eşyaları bulunuyordu. Cam tüpler, kazanlar, havanlar... Hepsi sanki asırlar öncesinden kalmıştı. Alistair teorik hesaplamaları öğrencilere göstermek adına kara yazı tahtasının önüne geçti ve tebeşiri alarak tahtaya sertçe vurdu:
-"Burayı dinle... Bugün bildiğiniz herşeyi unutun. Simya duyduğunuz veya duymadığınız herşeyin anasıdır. Sizin vücudunuzun bile belirli bir simyası vardır." Dedi ve tahtaya bazı şeyler yazmaya başladı:
-"Bugün öğreneceğiniz şey her zamankinden farklı olacak. Bugün bir asa nasıl yapılır ve bunun simya ile alakası nedir? Bunu öğreneceksiniz." Dedi. Uzun siyah cübbesinin iç cebinden asasını çıkardı ve tahtaya doğru tuttuğu anda tahtada büyük bir ağaç motifi belirdi:
-"Bu ağaç 'Kan Ağacı'dır." Diye konuşmaya devam etti motife işaret ederek.
-"Hepimizin elinde tuttuğu bu asalar kan ağaçlarının dallarından oluşur. Peki.. bana Kan Ağaçlarının nerede yetiştiğini söylemek isteyen var mı?" Dedi sınıfa dönüp dikkatle bakarak. Öğrencilerin kimi etrafına bakıp kalkacak birini beklediler. Kimi de umursamaz bir şekilde tahtayı izliyorlardı. Kızlardan biri daha fazla dayanamadı ve parmağını kaldırdı. Alistair onu işaret ederek:
-"Evet Lily, seni dinliyoruz." Dedi. Lily sırasından yavaşça doğruldu:
-"Profesör, bu ağaçlar yalnızca mezarlıklarda ve özellikle savaş meydanlarında olur." Dedi. Ardından heyecanını gizlemeye çalışan bir zarafetle yerine oturdu. Alistair:
-"Teşekkürler Lily. Ve evet haklısın. Bu ağaçlar yalnızca büyücü mezarlarının olduğu yerlerde biter. Bunun bir sebebi var elbette." Dedi tekrar tahtaya dönerek.
-"Kan ağaçları büyücülerin geride bıraktığı anılardan, duygulardan ve hayallerinden beslenir. Bu yüzden onu atalarımız tarih boyu bu şekilde anmıştır." Asasını onlara göstererek:
-"Her biri farklı bir büyücünün geride bıraktığı duygulara göre hareket etmek ister. Bu yüzden hepsi seçici bir yapı gösterir." Sınıfın içinde dolaşmaya başladı ve bazı öğrencilerin omuzlarına hafif kırışmış elini koyarak:
-"Kimi çok hırslı birini, kimisi de güçlü birini arar. Ve eğer büyücü ölmeden önce istediği herşeyi yapmışsa o zaman Kan ağacı orada yetişmek için yeterli gücü bulamaz. Anlaşıldı mı?" Dedi sınıfın tamamına göz gezdirerek. Tekrar konuşmaya devam edecekti ki kapının çalınmasıyla sustu. Kapı açıldığında tüm sınıf oraya bakıp dikkat kesildiler. Gelenler bu okulun yani Edward Büyü Akademisinin müdürü ve onun oğlundan başkası değildi. Bu okulun öğrencisi olan herkes Profesör Jerry Gibson'a saygı duyardı. Hepsi onu seviyordu. Ve başlarında böyle bir müdürün olmasından memnundular. Fakat oğlu hakkında yayılan birçok garip söylenti vardı. Çocukluğundan beri okuldaydı. Öğrencilerin birçoğu zaten onu tanıyordu. Fakat kimseyle konuştuğuna şahit olunmamıştı. Hep sessiz bir çocuktu. Şimdi ise resmi olarak bu okulda öğrenci olmaya hak kazanmıştı. Artık on beş yaşına girmişti. Ancak sınıfın ona karşı farklı hisleri var gibi görünüyordu. Sarı saçlı, sınıfın gözde kızı olma yolunda ilerleyen bir kız onu görünce gözlerini devirdi ve başka tarafa baktı. Birçok erkekte ona, belli etmemeye çalışıyor olsalar da, sinirli bakışlar gönderiyorlardı. Jerry yavaşça bir adım öne çıktığında sınıfın tamamı ona odaklandı:
-"Çocuklar, eminim arkadaşınızı sizde seveceksiniz. Zaten onu tanimayan yok değil mi?" Diye sordu cevap beklemeden. Alistair bile oğlana ters gözlerle bakıyordu. Ancak güler yüzlü takılarak:
-"Evet Profesör Gibson. Tony'i elbette tanımayan yok. Daha okula başlamadan dersleri tamamladığı için her yerde adı duyuluyor..." Dedi. Öğrenciler zaten biriktirmiş oldukları kini, şimdi dışarıya salmışlardı. Fısıltılar boy gösterirken Jerry Tony'nin omzundan tutup sınıfta tek boş olan yeri işaret etti. Ardından hiçbir şey söylemeden, ki bu tavır herşeyden daha ağırdı, sınıftan çıktı. Tony sakince yerine oturmuştu. Kestane rengi saçlarının uçları sarı ışıltılarla parlıyordu. Her zaman yapmasa da saçlarının uçları boyalı oluyordu. Bu kez de öyleydi. Yeni kesilmiş gibi görünüyordu. Gözlerine doğru akan düz saçlar, kenarlardan hafif kesilmişti. Taranmaya gerek olmayacak kadar ipeksi bir yapıya sahipti. Ela rengi gözleri sınıfa aldırış etmeden, dersi dinlemek adına tahtaya odaklıydı. Vücudu yapılı değildi. Yeterli derece de beslendiği söylenemezdi zaten. Üzerinde okula her yeni başlayan da olduğu gibi basit siyah üniforma vardı. Altına giydiği ütülü kumaş pantolon ve iki parçadan oluşan üst takım birbirine uyumluydu. İç kısımda beyaz, yarım yakalı, keten gömlek; üstte ise yaka hariç gömleğin tamamını gizleyen kumaş benzeri yapıda bir ceket vardı. Ona bakıldığı zaman yakışıklı bir çocuk olduğu anlaşılıyordu. Fakat bu durum zaten ona karşı biriken kini artırmaktan başka hiçbir şeye yaramadı. Öğrencilerin delici gözleri babası olacak Jerry'e hiç benzemeyen Tony'nin üstünden Alistair'in yükselen sesiyle ayrıldı. Tony bakışlara aldırmadan dersi dinlemeye başladı. Önüne açtığı küçük deftere bazı şeyler karalıyor, kimi zamanda dersle alakalı notlar alıyordu. Öğrencilerin kimisi genel olarak önemsiz görülen simya dersini bir kenara bırakıp dedikoduya devam ediyordu. Sınıfı dolduran uğultu Alistair'i rahatsız etmiş olacak ki sert bir hareketle sınıfa dönerek, öfkeli bir biçimde:
-"Dersi dinlemek istemeyen dışarı çıkabilir." Dedi. Şimdi herkes önüne dönmüştü. Dikkat kesilmişti. Sessizlik tamamen sağlandığı zaman çirkin yüzünü tekrar tahtaya döndü Alistair. Tebeşiri sert bir şekilde kara tahtaya bastırarak yapacakları iksir için gereken malzemeleri yazdı:
-"Çok basit bir bileşim hazırlayacaksınız." Dedi tekrar sınıfa dönerek.
-"Bu bileşim hepinizin üstünüze giydiğiniz üniformalarda veyahut kişisel giysileriniz de kullanılır. Yağmur, su ve çamuru üzerinde tutmamasını sağlar. Anlaşıldı mı?" Diye sözüne devam etti. Sınıfın hepsi tek bir ağızdan onayladıktan sonra bir ele sığacak kadar küçük kazanlar çantadan çıkarıldı. Masanın üzerine malzemeler yerleştirildi ve bileşimi hazırlamak için izin verilen süre başladı. Alistair zaman takıntılı bir adam olduğu için masasının üstündeki su saatini çevirdi ve damlalar üzerinde ayarlanan ölçüye göre damlamaya başladı. Öğrencilerin geneli telaş içindeydi. Fakat bazıları fazla rahat davranıyordu. Özellikle Tony yavaş ve dikkatli hareketlerle Çam reçinesini küçük parçalara bölüp kazana atıyordu. Altında ateş yanmayan kazanın içinde kaynamaya başlayan yoğun sıvı sınıfı buharla kaplıyor, oksijeni kısıtlayarak öğrencilerin nefes almasını zorlaştırıyordu. Tony reçinelerin gerekli kısmını kazana attıktan sonra çantasından cam bir tüp çıkardı. İçindeki mavi sıvıyı dikkatle kazana döktü ve karıştırdı. Geriye sadece çok az iş kalmıştı. Masanın üstünden bir kaç dal Aleo Vera aldı ve içindeki özü ölçülü kaba iyice sıkarak aktardı. Tam sıvı hale geçirmek adına yine cam şişedeki saf sudan bir miktar da ilave etti ve tahta çubuk ile iyice karıştırdı. Kazanın üstündeki ayarlı düğmeyi çevirerek ısıyı sıfırladı ve kaptaki sıvıyı da aktarıp kazanın kapağını kapattı. Geriye kalan tek şey soğumasını beklemekti. Sandalyeye oturup geriye yaslandı. Tüm sınıf şaşkınlık içinde ona bakıyordu. Yine o sarı saçlı kızın sesi tüm sınıf tarafından duyuldu:
-"Bu kadar çabuk bitirmiş olamaz..." Fakat Tony ona bakmadı bile. Duygusuz ifadesini bozmuyordu. Sakince çantasından çıkardığı romanı okumaya başlarken Alistair masasından onu izliyordu. Gözlüklerini düzeltti ve sadece kendisinin duyabileceği bir sesle:
-"Lanet müdür. Ona her gün antreman yaptırarak neyi hedefliyorsun acaba!?" Diye mırıldandı.
Ve su saatinin son damlası da düştüğü vakit o iğrenç karga sesli alarm ötmeye başlamıştı. Alistair'in yüzünde o küçümseyen gülümseme oluşurken öğrenciler son hamlelerini yapmaya çalıştılar ve toparlanıp beklemeye başladılar. Kimisi hala işin yarısını bile bitirememişti. Alistair ayağa kalkarak sıraların arasında gezindi. Öğrencilerin yüzündeki endişeli ifadeler onu sanki daha da memnun ediyor gibiydi. En arkaya geçti ve sırtını duvara yaslayarak ellerini çırptı:
-"Kazanlardaki iksiri şişelere doldurun." Dedi. Öğrenciler alelacele şişlerle uğraşırken Tony sessizce duruyordu ve bir çocukta elini kaldırıp yüksek sesle:
-"Profesör, soğuma süresi bu bileşik için önemlidir ve daha beklemesi gerekiyor." Dedi. Sesi oldukça sakindi. Yaptığı cesur harekete sınıfın tamamı şaşırmış bir şekilde bakarken Alistair sırıttı:
-"Tebrikler Soren Vale. Simya konusunda oldukça iyisiniz değil mi?" Dedi. Zilin çalmasıyla simya dersi artık son bulmuştu. Alistair son kez ekledi:
-"Sonraki dersimiz de bu bileşimi inceleyeceğim. O zamana kadar hoşçakalın." Diyerek sınıftan ayrıldı.
Öğrenciler derin bir nefes alarak eşyalarını çantalarına doldurmaya başlamışlardı. Bu teneffüs okulda genel olarak kahvaltı arası olarak değerlendiriliyordu. Sınıfta bulunanlarda, kimisi kafeteryaya gitmiş kimisi de evden hazırlayıp getirdikleri yiyecekleri masalarının üstüne çıkarmışlardı. Rengarenk, çeşit çeşit menüler masaları doldururken sınıfın otomatik çalışan havalandırma sistemi devreye girmişti bile. Tony eşyalarını toplamayı bitirmişti ve çantasından çıkardığı kalın kitaba odaklanmıştı. Öğrencilerin yemek yeme sesleri onu çok rahatsız etmiyor gibiydi. Hiçbir şeyi umursamadan kitabını okumaya devam ederken yanına birinin oturduğunu fark etti ve ufak çaplı bir şaşkınlık krizi yaşandı. Ama yüzüne yansıtmadan meydana gelmişti bu. Kafasını kitaptan kaldırıp yavaşça ona baktı. Tanıyordu onu. Sınıfa girdiği zaman eleştiriler sınıf içinde baş gösterirken tahtada ki Kan Ağacını defterine çizmeye uğraşan ve az önce Alistair'in övgüsünü kazana çocuktu bu. Tony birşey söylemeden tekrar önüne dönmüştü. Sadece okumaya odaklanmak istiyor olsa da çocuk onu rahat bırakmadı:
-"Kahvaltı yapacaksan birlikte kafeteryaya gidebiliriz." Dedi Soren onun yüzüne bakmadan. Tony cevap vermedi. Hala önüne dönmüştü ve kitaba bakıyordu. Ama Soren ısrarcı olmayı sürdürdü:
-"Aşağıda gerçekten güzel şeyler yapıyorlar. Yemek yemezsen derslerinde odaklanmak zor olur." Diye yine basitçe söyledi. Sözlerinde duygu yoktu. Tony birkaç satır daha okumaya çalıştı. Ama olmayınca bu kez kitabı kapattı ve:
-"Yurtta kahvaltı yaptım." Dedi. Yavaşça kitabı çantasına koydu ve arkasında şok içinde kalan bir sınıf bırakarak kapıdan çıktı. Herkes şaşkınlık içinde birbirine bakıyordu.
-"Başka birşey söyledi değil mi?"
-"Hemde Müdürün oğlu... Hayır hayır hiç sanmıyorum."
Sonraki dersler sorunsuz geçmişti. Tony hakkındaki söylentiler sonunda tamamen yok olmuş, herkes onun varlığına, belki de yokluğuna, alışmıştı. Öğle arasını işaret eden zil koridorlarda yankılanınca öğrenciler ilk günün verdiği heyecanla seri bir şekilde dışarıya akın ettiler. Kimisi kafeteryaya doğru kimisi yemekhaneye doğru kimisi de evden getirdiklerini yemek adına bahçeye doğru ilerliyordu. Tony'de bahçeye çıkanlardan biriydi. Ama elinde bohçası veya hazırlığı yoktu. Akademinin devasa kapısına geldiği zaman bir an durdu ve Büyü Dünyasında ki sayılı güzelliklerden biri olan akademi bahçesini izledi. Burayı birçok büyücü çok seviyordu. Ama Tony için burası çok daha anlamlıydı. Çünkü burası kalabalığın içinde bile yalnız kalabildiği bir yerdi. Uzun merdivenlerden adım adım indikten sonra bahçenin en büyük ve yalnız kalmış ağacı olan Dev Çınara doğru yürüdü. Ağacın yapraklarının oluşturduğu gölgeler yüzüne vurduğu zaman kendini çimlerin üstüne attı. Gözlerini kapattı ve sadece buranın huzur verici kuş seslerini dinlemeye bıraktı kendini. Dudakları yavaşça kıvrıldı ve yumuşak bir tebessüme dönüştü. Gözlerini açtı ve yaprakların arasından ona ulaşan güneş ışıklarını da gülümseyerek karşıladı. Çimlere dikkatle basan ayak seslerini işitene kadar huzurlu tebessümü devam etmişti. Tony yavaşça sesin geldiği yöne döndü ve Soren'in geldiğini gördü. Yüzünü diğer tarafa döndü ve o duygusuz ifadesini takındı. Soren ise onun bu haline hafifçe gülümsedi ve:
-"Kendini kandırmayı bırak. Az önce gülümsediğini gördüm." Diyerek onun uzandığı yerin hemen yanına oturdu. Koyu kahverengi saçları ufak rüzgarın etkisiyle dalgalanıyordu. Tony fark ettirmeden onu izledi ve fısıltı gibi bir sesle:
-"Tam bir baş belası..." Dedi. Fakat sesi beklemediği bir şekilde Soren'e kadar yayılmıştı. Tony artık duygularını gizleyemeden şaşkınca önünden geçen küçücük salyangoza bakarken Soren ufak çaplı bir kahkahaya boğuldu. Salyangoza tekrar baktı ve bıkmış bir şekilde kendini zemine sertçe bıraktı:
-"Lanet olası.." dedi. Soren küçük hayvanı parmaklarıyla yerden kaldırdı:
-"Ne kadar garip değil mi? Küçücük birşey ama herkesin sesini bir çığlığa dönüştürme yeteneğine sahip." Dedi gülümsemeyi devam ettirerek. Tony ne ona cevap verdi ne de sinirli olduğu salyangoza bir daha baktı. Ama şimdi eskisi kadar ciddi olamıyordu. Sanki yıllardır oluşturduğu bariyeri on saniyede kırılmış gibiydi. Soren kafasını kaldırıp kehribar rengi gözleriyle Çınar ağacının büyük yaprakları arasından gökyüzüne bakarken:
-"Sabah kahvaltıdan, şimdide öğlen yemeğinden kaçıyorsun. Gerçekten birşeyler yemelisin." Dedi. Tony ise bu kez suskun durmaktan vazgeçti :
-"Öğlen yemek yemeyi pek sevmem." Dedi. Gözü kanatlarını nazik hareketlerle çırpan küçük kelebeğe takıldı. Havada dikkatle süzüldü ve pembe çiçekli papatyaya konduğu anda çiçeğin solması onu korkutmuş olacak ki tekrar havalandı. Tony sahneyi izlerken gülümsemesi yüzünden yavaş yavaş silindi. Hiçbir şey söylemeden hızlı bir hareketle ayağa kalktı. Soren ise yerinden kıpırdamadan onu izledi sadece. Sonra da çimenlerin üstünde solmuş çiçeği ve uçarak kaçan kelebeği gördü. Tony uzaklaşırken o da ayağa kalktı ve solmuş papatyayı yerinden kopardı. Ayrılmadan önce son kez kelebeğe bakmak istemişti ki şaşırdı. Kelebeğin tekrar konduğu yerde bir Papatya filizi topraktan çıkmaya çalışıyordu. Soren gülümsedi ve arkasını dönüp uzaklaştı. Yürürken bir elini cebine soktu ve:
-"Keşke biraz daha izleseydi..." Dedi merdivenleri tırmanmaya başlamadan önce...
Bölüm sonu..
